11 Eylül 2016 Pazar

Damla Sakızlı ve Zeytinyağlı Kurabiye


Bu sefer kararlıyım; elimden geldiği kadar sık yazmaya,biriktirdiğim tarifleri ve projeleri paylaşmaya kararlıyım. Hem trafiği biraz hafifletmek için hem de burada ki sevdiklerimizle bayramlaşıp,bayramın 1. günü bizimkilerin yanına Foça ya gitmeye hazırlanıyoruz. Arefe olmasına ve tatil başlayalı 2 gün geçmesine rağmen trafiğin hala milim milim ilerlediğini duymak biraz gözümüzü korkutsa da yarın sabah yolculuk var. Öncesinde yaptığım bu hafif ve az şekerli tarifi sizle paylaşmak istedim. Google a un kurabiyesi yazsanız muhtemelen onlarca belki daha fazla tarif çıkacaktır ama bu tarif de benim favorim.
Çünkü;1. Zeytinyağlı
2.Az şekerli
Yapmak isterseniz tarif aşağıda. Ben daha valiz toplamadım,çok işim var çok.
Şimdiden herkesin bayramını kutluyor ve  sevdikleri ile geçirecekleri nice bayramlar diliyorum. 




ZEYTİNYAĞLI VE DAMLA SAKIZLI UN KURABİYESİ

MALZEMELER

2 su bardağı zeytinyağ (ben 1 bardağını ayçiçek kullandım)
2 su bardağı pudra şekeri (dışını şekere bulayacağımız için az şekerli olsun diye 1 bardak kullandım)
6,5 su bardağı un
1,5 tatlı kaşığı karbonat
1,5 paket damla sakızı
6-7 adet karanfil

YAPILIŞI

Damla sakızını ve karanfilin ucundaki top kısımlarını havanda ezin. Zeytinyağı ve pudra şekerini bir kapta iyice karıştırın.Una karbonatı,sakızı ve karanfili ekleyin ve yoğurun. Ele yapışmayan ama yumuşak kıvamlı bir hamur oluyor. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alarak yuvarlayın ve üzerine avuç içinizle hafifçe bastırın. Aralıklı olarak yağlanmış fırın tepsisine dizin. önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında çooook hafif pembeleşene dek pişirin. Benim fırınım güçlüydü ve yaklaşık 18 dakikada pembeleşmeden aldım ve tepsiden alarak soğuttum. Çünkü tepside un kurabiyeleri pişmeye devam ediyor ve kısa sürede tepsiye değen kısımları kızarıyor. Henüz ılıkken pudra şekeri serperek servis edin. En çok da ılıkken severim ben bunları. 
Afiyet olsun



23 Ağustos 2016 Salı


MASAL

Hansel ile Gretel masalını çok severim ben. Bir babanın çaresizlik içinde çocuklarını ormana bırakması mı yoksa o çocukların evi bulmak umudu ile ekmek kırıntısı serpme planları mı bana daha acıklı gelirdi bilmem. Sanırım babadan çok kötü üvey anneye kızardım,çocuklarını terk etme fikrini babanın aklına soktuğu için. Kardeşler yiyecek bulma umudu ile dolaşırken cezbedici görüntüsü ile baştan çıkaran bir kulübenin karşılarına çıkması ve kötü cadıya karşı verdikleri mücadele hep etkilemiştir beni.
Peki ya Kibritçi Kız. Tek başına sokaklarda yaşayan ve soğuktan donmak üzere olmasına rağmen elindeki kibritleri satmaya ve sonrada onlarla ısınmaya çalışan kızın yaşadıkları...her ikisinde de karşılaşılan tüm zorluklara rağmen ayakta durma ve mücadele gücü.
Bu iki masalı hep çok acıklı bulmuşumdur.
Hepimizin hayatındaki zorluklar, bizleri belki daha güçlü kılanlar yada yıkıp yok edenler. 
Ben Grimm kardeşlerin yerinde olsaydım o kadar güçlü ve soğukkanlı durabilir miydim? 
Hayır,sanmıyorum. 
Benim toparlanmam ve mücadele edebilmem için önce durup bir duvara yaslanıp bir iki soluklanıp ancak sonra "Edriaaaaaan" diye bağıran Rocky misali devam etmem daha mümkün. Zor bir dönem geçirdim. Belki birçok insana göre daha şanslı olduğumu biliyor ve bunun için şükrediyorum ama geride bıraktığımı ümit ederek unutmaya daha doğrusu bastırmaya çalıştığım 2,5 yıl önce atlattığım hastalığımın tekrarlaması beni bir süreliğine her şeyden kopardı. Psikolojik olarak zor dönemler geçirdim ama iyi ki dostlarım ve ailem vardı hep yanımda. Dedim ya hemen kalkıp yıkılmadım diyemem bunun için zaman lazım ama oyalanmak için daha fazla çalıştım. Kendi kendime projeler ürettim. Bol bol yeni tarifler denedim, İnstagramda gezindim ve hiç boş durmadım.
Mevlana nın şu sözünü de kendime düstur edindim.
"İnsanı gördüklerinden ibaret sayma,göremediklerinde ara. İçidir hakikatin resmi,dışı sadece biz manzara"

Artık yazma zamanı gelmişti sanırım.
Zamanında fakirlikle mücadele ederken lezzetten vazgeçmeden bayat ekmekleri değerlendirmesini iyi bilmiş İtalyan kadınları. Bu tarif hem kolay hem de lezzetli olması ile bu yaz sık sık uyguladığım tariflerden biriydi. İtalyan mutfağının klasiklerinden. Yokluğun izlerini taşıyor.

PAPPA AL POMODORO (DOMATES VE EKMEK ÇORBASI)

MALZEMELER

3 diş sarımsak
1 küçük soğan
1/2 kilo domates
1/2 demet doğranmış fesleğen(yoksa nane kullanabilirsiniz)
3 dilim önceki günden kalan ekmek(isterseniz taze ekmeği biraz fırınlayarak yada ekmek kızartıcıda kızartarak da kullanabilirsiniz)
zeytinyağ
tuz karabiber

YAPILIŞI

Sarımsak ve soğanı incecik doğrayın ve bir tencerede, zeytinyağında şeffaflaşana dek pişirin. Kabukları soyulmuş ve doğranmış domatesi ekleyin. (Domatesleri çok küçük doğramayın arada iri parçalar kalsın. karıştırırken kaşıkla kabaca ezerseniz yerken daha güzel oluyor.) 15 dakika kadar pişirin.  Küp kestiğiniz ekmekleri ekleyin ve karıştırın. Baharat ve fesleğeni ekleyin ve 10 dakika kadar daha pişirin. Normalde içine su eklenmiyor ama Suyu az gelirse biraz su ilave edebilirsiniz. Yaz domatesleri ile yapıldığında su eklemeye gerek kalmıyor. Yoğun bir kıvamı olmalı. tabağa aldıktan sonra bir miktar zeytinyağ gezdirerek servis edebilirsiniz. 



15 Şubat 2016 Pazartesi

İşte,Yine Buradayım!


       Hayat bazen takip edemeyeceğiniz kadar hızla akarken;sanki bir seyirci misali tüm olup bitenleri izliyorsunuz, başkasının hayatıymışcasına. Farz edin ki bir rüyadasınız ama rüyanızda başrol de seyirci de sizsiniz. 
    Son posttan sonra neredeyse 3 ayım ve bu 3 ayın hemen hemen her günü ,insanların egolarını ve bürokrasinin kalın duvarlarını aşmaya çabalamakla geçti. Bu süreçte bana hep destek olan ve bu duvarları geçmemde elinden gelen yardımı esirgemeyen insanlar hayatımda olduğu için hep şükrettim. Ve onlara minnet borçluyum. 
     Bu arada epey ihmalkar davranıp bloğa hiç uğramadım. Klasik bir balık olarak sanırım ruh halim yaptığım işleri oldukça etkiliyor,bundan ben de pek memnun olmasam da elimden gelen birşey yok. Uzun aralardan sonra hep aynı şeyi yaşadım blog konusunda. Yazssam mı? kimse kalmışmıdır? Bu kadar aradan sonra nereden başlasam? İşi iyi yapanlara bırakıp hiç mi bulaşmasam? ve bir sürü soru geçip durdu kafamdan. Yazmayı,blogları ziyaret etmeyi,yeni şeyler öğrenmeyi özledim ve artık "ne olursa olsun" dedim "bir ucundan tekrar başlayayım." Sonuç....işte yine buradayım. 
      Nerede kalmıştık derken en sevdiğim yerde Volendam da olduğumuzu görmek beni mutlu etti. Çok sıkmamak için fotoğrafları elerken,geçirdiğim güzel günleri yad ettim. 
      Hatırlarsanız 3 köyü kapsayan küçük bir tur için binmiştik Amsterdam şehir terminalinden otobüse. İlk durak Edam dı. Çünkü Volendam dan tekneyle 3. köye geçeceğiz o nedenle Edam a ilk olarak gitmek gerekiyor. 
      Volendam küçük ve sevimli bir balıkçı köyü. Edam dan biraz daha büyük. Otobüs ten indikten sonra kısa bir yürüyüş ile köy meydanına varıyorsunuz ve sizi şirin,geniş,temiz sokakları ile karşılıyor bu köy. Köy dediğime bakmayın bizim köylerle alakası yok. Bu yazıları yazarken bir yandan gözüm Cem Seymen in programında. Gençlere sesleniyorum diyor yine hiç bıkmadan usanmadan. Programı başladığından beri tam 4 yıldır. Baktı bizim yetkililerden,makam mevki sahibi insanlarla birşey olmayacak yetkililere seslenmek yerine ülkenin geleceği gençlere sesleniyor yıllardır. Bir sözü hepsi ama özellikle bir sözü çok etkiledi. " Bunlar köyse bizimkiler ne?" yada "Neden biz de köy demek,fakirlik,bakımsızlık,ulaşımın,sağlığın,temel ihtiyaçların bile sorun haline geldiği bir durum olarak düşünülüyor" deşme yaramı dedim. Geziyorum ama aklımda hep benzer sorularla...
   



    Merkeze doğru yürümeye devam ettiğimizde sahilden kum getirip, gençlerin oynamaları için bir etkinlik düzenlediklerini gördük. Burası Volendam ın meydanı. Geniş bir meydan. Cafeler ve birkaç market var . Meydana açılan sokaklar birbirinden güzel ve şirin.




    Edam gibi Volendam da peynir alabileceğiniz dükkanlar çok. Zaten aralarında yaklaşık 5 km lik bir mesafe var. Sahile doğru yürümeye başladığınızda karşınıza birçok restoran,hediyelik eşya mağazası çıkacak. Bunların arasında önünde büyük bir kalabalık ve giren çıkan insanların fazlalığıyla Cheese Factory mutlaka dikkatinizi çeker. İçerisi zengin peynir çeşitliliği ile muhteşem bir manzaraya sahip. Sık sık tadımlık peynirler yenileniyor. Satın almak istediğiniz yada merak ettiğiniz peynir çeşidini rahatlıkla tadabiliyorsunuz. Peşinizde gezen ve sizi bakışlarıyla sıkıştıran satıcılar yok burada. İstemezseniz tadar ve çıkarsınız. Ama almamanız zaten mümkün değil. Çok lezzetliler çünkü. Fiyatlar da makul. Bu peynirlerin nasıl yapıldığını merak ediyorsanız alt katta tamamen geleneksel yöntemlerle yapılan peynirleri inceleyip farklı bir deneyim yaşayabiliyorsunuz. Ayrıca bir görevli ingilizce olarak bu süreci detayları ile anlatarak bir sunum yapıyor.






Her sokak tabii ki tertemiz ve evler oldukça bakımlı.




   Sokakların bir kısmı dar veya geniş kanallarla çevrili. Kimi yerde üzerinde yosunlar var, ördek ve kuğular salına salına geziyor.










     Tüm sahil boyunca evler sıralanmış. Hepsi bir düzen halinde ve benzer tipte. Aralarında sırıtan yok. Bahçeler bakımlı ama köy oldukça turistik olduğu için kalabalık.




       Sahilde ayaküstü Waffle,deniz mahsulleri yiyebileceğiniz gibi tüm kıyı şeridi boyunca yan yana dizili olan ve merkezde ki birçok restoran da lezzetli yemekler yiyebilirsiniz. Deniz mahsulü yiyecekler burada çok bol ve ucuz. Hatıra olarak burada diğer yerlerden farklı olarak yapabileceğiniz şey sahilde olan birçok fotoğrafçıdan istediğinize girerek yöresel kıyafetler ile fotoğraf çekilmek.
       Burada gezmeyi bitirdiğimize göre,alışverişimiz de yaptık çünkü geri dönmeyeceğiz. Amsterdam a dönüş Marken den olacak. O zaman herşey tamamsa yarım saatte bir sahilde iskeleden kalkan teknelerle Marken e gidiyoruz. Orası neresi mi? Çok daha küçük,tamamen kendi halinde ama çok şirin bir Hollanda köyü.



       Küçük ama kalabalık marinasından geçerek iskeleye yaklaşıyoruz. Tekne kısa sürede dolup Volendam a dönecek. 




    Marken daha önceleri bir ada olmasına rağmen günümüzde ana karaya bağlanarak bir yarımadaya dönüşmüş. klasik Hollanda kokan bir balıkçı kasabası olmasına rağmen artık turların uğrak yeri olması sebebi ile turistik olmuş. Marinaya bakan sahilde sıra sıra restoranlar ve hediyelik eşya mağazaları var. 




    İçlere doğru yürümeye başladığınızda kimi ahşap kimi ise tuğladan yapılma ama hepsi bahçeli şirin mi şirin evlerle karşılaşacaksınız. 










    Köyün iç kısımlarında Hollanda da bir klasik olan tahta ayakkabı imalathanesini gezebilir,dönerken de eşe dosta hediye götürebilirsiniz. Günümüzde bile su geçirmemesi,rahat olması ve hayvanlarla haşır neşirken üzerine bassalar bile zarar görmediği için hala kullanılıyormuş.Bir rivayete göre de eskiden denizciler bu ayakkabıların üzerine motifler çizerek dönüşte sevdikleri kıza hediye eder ve bir evlilik teklifi olarak kabul edilirmiş. Tahta ayakkabıdan tek taşa büyük bir değişim olmuş. 







    Bir balıkçı köyü olması ve bol turist çekmesine rağmen hayvancılık daha doğrusu çiftçilik marken de hala devam ediyor. Aslında eğer araba ile gezecekseniz köy ve kasabaların yakınlarında bulunan büyük çiftliklerde aynı zamanda peynir satışlarının yapıldığı yerleri de rahatlıkla ziyaret edebilirsiniz. 
    Dönüş için köyün iç kısımlarına doğru ilerleyip otobüs durağından Amsterdam otobüsüne binebilir yada tekrar marinaya dönerek Volendam a gidebilirsiniz. 







   Biz açıkçası Hollanda yı çok sevdik. Tekrar ziyaret etmeyi istediğim ülkelerden biri oldu bizim için burası. Yeni bir şehir ve yeni bir postta görüşmek üzere. 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...