laf salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laf salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2015 Pazar

Bugün Bizim mi?


Bir yılı bulan insan,bunu 365 e bölen insan, sonra zamanla o günü, bu günü,şu günü diye ayıran yine insan. O günlerde her yerde yayınlar,kutlamalar,anmalar...ertesi gün normal haline dönen yine insan. Bir daha ki seneye kadar Allah kerim. Tüm dünya her alanda kadına daha fazla hak verilmesinin önemini artık kavramış yine de başka neler yapılabilinir diye tartışırken biz kadınlar gününde kadınların yaşama hakkından, tecavüzünden,öldürülmesinden bahsediyoruz. Her  ölümden sonra bir de "ama" larımız var . Sanki bunun mazereti olabilirmiş gibi. 
Hele bu kamu spotları beni çileden çıkarıyor. Tarım arazilerinin imara açmayalım. İş kazası diye birşey yoktur! Aile içi şiddet için bilmem kaçı arayın. Ya onlarca kez kocalarını şikayet eden ,onca cinayete kurban gitmiş kadınlar. Hangisi için ne yapabildik yada ne önlem aldık?Tabii ki bir şeyler yapılmalı ama önce tüm bunları önleyebilmek için önce insanlarımızı eğitmemiz,adli önlemleri almamız lazım , yoksa her şey kum zemindeki inşaat gibi yıkılıverir. 
Daha küçükten kız çocuklarını korkutur, hizmet etmeyi, terbiyeli olmayı ,ayıbı öğretiriz. Erkek özgürdür ama korunması gereken kadındır. Korkak olan ,namussuz olan kadındır. Alay etmek istediğimizde bir erkeğe" kız gibi gülme" deriz. Annelerimizi hepimiz çok severiz ama kızdık mı başkasının anasına bacısına söveriz. Ortada erkeğin işlediği bir suç varsa kesin kadın yüzünden çıkmıştır. Kavga eden karı koca arasına girmeyiz. Neden? Çünkü bize karışmamamız öğretilmiştir. Ama başkasının tüm hayatını masaya yatırır üzerine türlü türlü senaryolar yazarız. Dedikoduyu kadın yapar, mini etek giyer, açık saçık giyinir kışkırtır, gece sokağa çıkar aranır, gülmemelidir, sokağa çıkmamalıdır, erkeğe hizmet etmelidir.......
Yazdıkça geçer sanıyorum ama geçmiyor. Ben de eğitiyorum. Öğrencilerime öğretiyorum. Okumalarını, düşünmelerini, sorgulamalarını, hayatlarında neler yapabileceklerini fark etmelerini, kendilerini tanımalarını, birinin onları kıskanmasının sevgisinin ölçüsü olmadığını.Mesleğiniz olsun diyorum, paranızı kazanın ki kimseye maddi bir bağımlılığınız olmasın.Başkalarının size verdiği rolleri oynamayın, bu hayattaki varlığınızın nedenini bulun, sen kimsin ve ne hayattaki amacın ne?
Bu kadınlar gününü kutlamak gibi saçma bir davranış içine girmeyeceğim. Bugünün kadınları anlama günü olmasını, farkındalığın biraz daha artmasını ve artık bu kadın cinayetlerinin ve kadına şiddetin (aslında herkesin birbirine uyguladığı şiddetin)son bulmasını diliyorum.  
Postun sonunda harika resimler yapan ve bir resim öğretmeni olan,emekli olmasına rağmen hala üretmeye ve yeni öğrenciler yetiştirmeye devam eden kuzenimin kadınlar için yazdığı bir yazı var. İznin için teşekkürler Hatice Abla. 


Rüya mıydı düşlerde saklanan? Onca hayalin içinden ayıklanamayan.
Yeni doğan bir bebeğin geleceğinde mi?Elinde bez bebeği oyun içinde oyun kuran küçük kız çocuğu mu?
Yoksa; evinin temizlikçisi kadın, aşçısı, çocuklarının eğitimcisi, anne, kocasının karısı kadın. Çiçekçi kadın, çocuk gelin kadın, satılan kadın, yok sayılan kadın, doğuran kadın, bakımlı kadın, hor görülen kadın, çalışan kadın, bakımsız kadın, dönen kadın, dönmeyen kadın, cilveli kadın, cabbar kadın, düşünen kadın, emeğiyle yaşayan kadın, Anadolu'mun toprağını elleriyle çapalayan kadın, şehirde medeniyeti, estetiği sağlayan kadın, yeni doğan yavrusuna sevgi tohumlarını ilk aşılayan kadın, töre kurbanı kadın, erkekleri de doğuran, yetiştirip büyüten kadın, şiddet gören kadın, öldürülen kadın, sevilen kadın.
Bunca güzelliğin,başarının arasında eşitsizlik ti yenemediği.Başaramadı erkek egemen dünyayı "insan egemen dünya" yapmayı. Başaramadı kendi doğurduğu erkeklerle eşit haklara sahip olmayı.
Yıllardır "Kadın Hakları,Kadın Hakları" diye savuna savuna,sesi yetmedi artık eşitliği haykırmaya. 
Bir başka zaman bıraktı onu da;onca hayalin arasından sıyırmaya.
Bir o yana,bir bu yana; savrula savrula.

                                                                                
                                                                              Hatice FEHİMOĞLU DUMAN 
                                                             
                                                           09.03.2014- İZMİR

                                   


7 Ağustos 2014 Perşembe

Buralardan...



Ne tembel bir bloggerım değil mi? Artık iyice boşladım bloğu. Evet doğru. Mazeretim yok. Ama tek suçlu ben değilim. İnstagram ve pinterest. Onlar benim aklımı başımdan alıyor. İş için fazla zaman ayıramadığım bu iki uygulama,tatille birlikte bütün vaktimi alıyor neredeyse. Ne mi buluyorum? Herşey; yeni fikirler,yeni yerler,tavsiyeler,yenenler,içilenler,tarifler. Herşey hızlı ve kolay. Birkaç dakikada onlarca kişinin nerede olduğunu (nerede olduğu önemli olduğundan değil,bulunduğu yer önemli benim için,güzelse görmek açısından),neyi nasıl sunduğunu,evindeki yada bulduğu yeni fikirleri kısacası hayata dair herşeyi çarçabuk görebiliyorum. O yüzden bana daha pratik geliyor. İyice tembelleştim. Bilgisayarı bile açmaya gerek kalmadan tablet veya cepten görebiliyorum hepsini. Ama blog biraz uzun sürüyor. Kafamın dinç olması gerek,fotoğrafları düzenlemem,tarifleri doğru not etmem gerek. Anlatacaklarımı toparlamalıyım önce kafamda. Öyle cumburlop fotoğraf veya tarif veremiyorum. Anlatmam,konuşmam lazım. Benim işim bu,öğretmenim. Konuşmak istemediğimde de sorun oluyor,ortadan kayboluyorum işte o zamanlar. Neyse durum bu. O zaman bloğu da biraz instagrama uyarlayalım ve kısa kesip resimlerle hızlandıralım. Bu kez post kısaca bu süreçte yaptıklarım ve yaşadığım yer ile ilgili. Hadi bakalım... 


Geçen zamanda hızlıca iyileşmenin yanında( ha bu arada son kontrolde doktorum artık tamamen iyileştiğimi söyledi. Mutlu ve mesudum yani. Rabbim nerede şifa bekleyen varsa hepsine bol bol şifa versin inşallah. )  fazla yorulmadan bahçe ile ilgilendim. Bol bol kiraz yedim. Ben uzanıp toplayamadığımdan hazır toplananlar itinayla mideye indirildi. 




Taze taze çayını yapmak için adaçayı ve biraz keselere koymak için lavanta arılardan fırsat buldukça toplandı. 




Bahçede görülen davetsiz misafirleri kibarca oradan gönderildi. 




Komşu bahçelerden alınan( balkonda kimse yoktu o yüzden alındı,yoksa izin isterdim) farklı succulentler tek kalan fincanlara dikildi. 




Bu arada  bayram tatilinde 4 günlük bir Belçika tatili yapıldı ama gezi postu daha sonra. Herkes bir yerlerde olduğundan sizleri sıkmak istemem,orası öyle,burası böyle diyerek.

Neyse gelelim yaşadığım bu küçük kasabaya(pardon ilçe olduk) İzmit körfezinde, Karamürsel bir ilçe. Deniz kenarında. Hani şu ilkokulda bize habire Türkiye haritası çizdirirlerdi de Marmara denizini çizerken sağ üste doğru biri uzun diğeri daha kısa iki parmak çizerdik. Yani körfez. Hah işte o uzun olan parmak bizim bu körfez. Biz o körfezin alt kısmındayız. Burada doğup büyümedim. Meslek icabı tayinle gelip sonra da evlenip buraya yerleştim. Bunu ve yaşadığım süreci daha önce yazmıştım o nedenle tekrarlamayacağım. 15 yılım geçti. Birçok dost edindim. Şehirlere göre daha küçük ve kendi halinde olduğu için burada hayat o kadar hızlı akıp gitmiyor. Öyle sosyal etkinliklerimiz yok ama hep övündüğümüz şey; istediğimizde gidip dönebileceğimiz kadar büyük şehirlere yakınız. Bursa 1 saat,İstanbul 1,5-2 saat. Yeşilliği bol,deniz önümüzde,çoğu insan birbirini tanıyor. Tabii bunun iyi ve kötü yanları var o ayrı. Ben sahilin bir ucunda oturuyorum,eski okulum da ilçenin diğer ucundaydı. Akrabalarım nasıl gidip geleceksin diye sorduklarında " Büyütmeyin bir uçtan bir uca toplasan 20 dakika yürüyerek zaten " diyordum. Ki minibüslerimiz var. En önemli etkinliğimiz Cuma günleri sahilin önemli bir kısmını kaplayan ve oldukça büyük olan pazarımız. O gün hayat durur neredeyse. Toplantı falan yapmaya kalkılmaz çünkü pek gelen olmaz. Ama güzeldir. Tazecik, kendin seçerek alırsın herşeyi,sohbet etmek için tanışmaya gerek yok tezgah başında iki dakikada neredeyse ahbap olursun,tarifler alır verirsin,dedikodunun alasını yaparsın. Kim hasta,kim gelmiş,kim evini kaça satıyor hemen öğreniverirsin oracıkta. Yoruldun mu dizi dizi sıralanmış çay bahçelerine girer iki nefes alır,bir kahve içer tekrar başlarsın alışverişe. 

Gün batımını izlemek de keyiflidir buralarda. 



Sahilde küçük yürüyüşler yapılır dostlarla. Sabah serinliğiyle  denizin kokusu başka olur. Dönüşte ;fırından yeni çıkmış ekmek ve simit alınıp,demlenen çayla yutuverilir spor sonrası. Spor da bunun için değil midir zaten? O sıcak ekmekler vicdan rahatlığı ile tüketilsin diye. 




Eğer balık zamanıysa yani yasak yoksa balıktan dönen tekneler yanaşır bu adaya. Ama daha küçük olanların yeridir bu balık adası. Büyükler hale götürürler yakaladıklarını. Cinslerini,en güzel nasıl pişirileceğini yine balıkçı anlatır sana. 




Çok mu yoruldun? Sahil boyunca sıralanan banklardan bir tanesine at kendini. Hele bir de ağaç altıysa gölgesi yeter. Karşında gelip geçen tekneler,hiç olmadı martılar. Ama yazın balık yedikleri için yüzüne bakmayan martılar ,kışın ekmeği havada kaparlar.  




Bu sene başlayan ama herkesin yoğun ilgi gösterdiği Martı isimli tekne de ister gündüz deniz üstünde çay,kahve veya içeceğinizi yudumlar ister akşamları fasıl eşliğinde yemeğinizi yersiniz.Reklam gibi oldu ama başka nasıl anlatılır ki?  




Hava açık ve rüzgarlıysa eğer manzaranın tadına doyulmaz. Yüzünüzü deniz suyuyla yıkamak gibidir o zamanlar sahilde yaptığınız yürüyüşler. Dalgalar neredeyse yüzünüze çarpar. 




Belki o gün yelken kulübünün etkinliklerini bile görebilirsiniz. 



Hava bozacağı zaman,fırtına öncesi bir hareketlilik başlar gökyüzünde ve denizde. İşte o tam seyirliktir bana göre.




Ama akşam olup karanlık çöktü mü; bu kez körfezin karşı kıyısında bir bir yanan ışıklar dans eder sanki denizin üzerinde. Bunların çoğunluğu sayıları hergün artan fabrikalar olsa da insanoğlu görmek istediğini görür yine de. Bir önceki yıla nazaran ışıkların nasıl arttığını,yapılaşmanın çoğaldığına bağlayıp bunu da sanayileşmeden çıkarıp,çok göç alıyor,tabiatı mahvediyorlar diyerek gündemi noktalarız biz evde. Ta ki yeni bir gündem oluşana dek.  




İşte buralarda durum böyle. Hiç yüzyüze gelmediğim,hiç tanışmadığım,sesini duymadığım ama dünyanın yada ülkenin herhangi başka bir yerinde hep kızdığımız ama hayatımızın ta içine kadar giren bu teknoloji sayesinde ne yediğimiz,ne içtiğimiz,ne düşündüğümüz konusunda birbirimizden haberdar olduğumuz okuyucularmız. Biraz değişiklik olsun diyerek size buralardan ve küçük hayatlarımızdan bahsettim. Umarım sıkılmamışsınızdır. Dünyanın her neresindeyseniz evinizden mutluluk,sağlık ve huzur eksik olmasın. Bir daha kine biraz tarif ve biraz da yeni yerler serpiştiririm araya. Bunun dışında çoğu blog sahibinin dediği gibi biraz facebook.com/tatlicuma ama daha çok instagram.com/tatlicuma adresindeyim ,beklerim...



21 Temmuz 2014 Pazartesi

Hayal Kırıklığı...



 Herkesin hayal kırıklıkları, onları hüsrana uğratan insanlar vardır, bazen de bunu kendi kendimize yaparız. Her hüsran bir ders olsa da hep birşeyler beklemeye,hayaller kurmaya devam ederiz.Tıpkı bir sardunya gibi. Kırılan yerden tekrar ek yeşersin.  Kurulan hayallerdir aslında biraz da bizi ayakta tutan. 
Hayatımızın bir döneminde belki de çoğumuz kendimizi mitoloji deki Sisyphos gibi hissetmişizdir. Hilekarlığının cezası olarak Sisyphos tanrılar tarafından büyük bir kayayı dik bir tepenin doruğuna yuvarlamaya mahkum edilmiştir. Tanrılar yararsız ve umutsuz bir çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünerek vermişler bu cezayı Sisyphos a . Sisyphos tam tepenin doruğuna ulaştığında kaya her zaman elinden kaçmakta ve Sisyphos her şeye yeniden başlamak zorunda kalmaktadır. Homeros un Odysseia da der ki; Sisyphos' u gördüm korkunç işkenceler çekerken; Yakalamış avucuyla kocaman bir kayayı ve kollarıyla,bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru. İşte kaya tepeye vardı varacak,işte tamam. Ama tepeye varmasına bir parmak kala,bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri,aşağıya kadar yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya. O da yeniden itiyordu kayayı bütün kaslarını gere gere,kopan toz toprak habire aşarken başının üstünden. O da habire itiyordu kayayı kan ter içinde."Aslında burada birçok yorumcuya göre Sisyphos kaderine boyun eğerek itmiyordu kayayı tekrar ve tekrar,o kaderine inat her seferinde başarabilirim diyerek çaba sarfediyor ve yine deniyordu. 
Kaybedenlerin en çok söyledikleri sözdür"Neden Ben?". Eğer bu cümleyi çok sık kuruyorsak ;Ya hayal kırıklıklarımızdan ders almıyoruz,ya da  yanlış insanlar üzerine hayal kuruyoruz.Güçlü olan,yıkılmadan devam eden insanlar da her defasında "Allah kimseye taşıyamayacağı yükü vermez " derler. Biraz da budur belki tekrar dik durmamızı,devam etmemizi sağlayan şey.  Hayallerinin peşinden koşan ama sık sık ezilen,yenilen ve hayallerinden vazgeçmemek için hayatlarından vazgeçen insanlar da çoğunlukla çocuklarına hep gerçekçi olmayı telkin ederler. "Aman ha boş hayaller kurma,elindekiyle yetin,kaderinde ne varsa o,her şey olacağına varır,her şey kısmet " sözleriyle yetiştirirler çocuklarını. Gerçekçi olup daha az acı çekerek daha mı mutlu olunuyor acaba? hangisi doğru? Madalyonun diğer tarafına baktığınızda acaba  hayal kırıklığını yaşamak mı yoksa yaşatan olmak mı zordu? 
Dostoyevski; "Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil. Yaşanması mümkünken yaşayamadığımız mutluluklardır" demiş. Bilmem; kendimizle ilgili olan kısmında belki ama sevdiklerimiz ile ilgili olan kısmında hala beklentilerimizin sebep olduğunu düşünüyorum. 

Can Dündar’a göre ise üç şeyin kırılması can yakıcı: kalbin, gururun, hayalin. Hiçbir kırık çıkıkçının tedavi edemeyeceği kadar ağır hasara yol açacak söz ise: “Sana inanmıştım.”

Bu post da böyle olsun olur mu? Ben sardunyamı tekrar yeşertmeye çalışırken ağzınızı tatlandıracak ve yerken sizi mutlu edebilecek basit bir tarif vereyim. 


BRUSCHETTA( Bruşetta)

Malzemeler
3 domates
3 diş sarımsak
1 tatlı kaşığı balzamik sirke yoksa nar ekşisi
1 avuç fesleğen
zeytinyağ,tuz 

Domatesin kabuklarını soyup küçük küpler halinde doğrayın. Sarımsakları ezin. Bir kapta sarımsak,sirke,tuz ve küp doğradığınız domatesleri harmanlayın. 1 avuç fesleğeni incecik kıyıp karışımın içine ekleyin ve karıştırın. Ekmekleri yanmaz bir tavada çok çok az zeytinyağında kızartın yada ekmek kızartmada kızartıp üzerine zeytinyağ sürün. Domatesli harçtan üzerine paylaştırın. Biraz daha fesleğen ve zeytinyağ gezdirerek servis yapın. 




Afiyet olsun. 





25 Haziran 2014 Çarşamba

Bilmem ki, Nereden Başlasam?


Uzun bir ara oldu biliyorum. Vazgeçtiğimi bile düşünmüş olabilirsiniz. Son yazılarımın arası epey açıktı ve  oldukça seyrek yazmaya başlamıştım. Pek tat tuz da yok gibiydi. Şimdi eski postlarımı okudukça aslında ne kadar görünürmüş herşey ama ben bir türlü görememişim diyorum. Neyse demek ki yaşanması gerekiyormuş. Bir süredir artık yazmak istedim ama ne yazsam,nereden başlasam,nasıl söylesem bilemedim. Ama baktım ki vazgeçmek istemiyorum,özlemişim; o zaman yazmalıyım dedim. Çok gizemli oldu değil mi? Bir süredir yoktum evet ama hayatımda yaşadıklarımı,isteklerimi,hayallerimi,yaptıklarım ve yapacaklarımı sorguladığım,asla neden ben demeden ama herşeyin bir nedeni vardır dediğim bir dönem yaşadım. Mart ayının son günlerinde yani son postumdan kısa bir süre sonra sabaha karşı ilk kez geçirdiğim ve aslına bakılırsa ne olduğunu hastanenin acilinde öğrendiğimiz bir epilepsi krizi yaşadım. Nasıl olur,bu yaştan sonra olur mu diye şaşkınlık yaşarken tetkikler ve birkaç gün içerisinde bizi bekleyen asıl şoku öğrendik. Mandalina büyüklüğüne ulaşmış ve 12-13 yıldır benimle var olan bir beyin tümörü. O anda sanki bir robot gibiydik eşim de, ben de. Hastane; sonuçları tabii ki bizden önce almışlar ve beyin cerrahisi doktorları ile görüşmeleri yapıp durumu incelemişler. Bize birşeyler göstermeye ameliyatın nasıl yapılacağını,nedenleri,nasılları izah etmeye çalışıyorlar ama ben sanki orada değilim. Yani bedenim orda ama ben hala o iki kelimeyi kendi kendime tekrarlıyorum. Sonrada beynim daha doğrusu hayal gücüm ameliyat sonrasını ve olabilecekleri ışık hızıyla canlandırmaya başlıyor. Neyse süreç çok hızlı ilerledi ve kriz sonrası yaşadığım şiddetli baş ağrısı için içtiğim bir aspirin nedeni ile 1 hafta sonraya ertelenen ameliyat 9 Nisan da yapıldı ve tümör alındı. Bu arada doktorlarım başından beri tümörün iyi huylu olduğunu ve türünü biliyorlardı. O nedenle içimiz biraz daha rahattı. Sadece ameliyat ve sonrasında herhangi bir olumsuz durumun oluşmamasını umut ediyorduk. Herşey yolunda gitti ve şimdi iyileşme sürecindeyim,sonuçlarım temiz. Kendi işimi yapabiliyorum. Ufak tefek şeylerin dışında pek birşey kalmadı sayılır. Temmuz başındaki mr kontrolünde de herşey normal ve iyi çıkarsa artık geçti diyebilirim kendi kendime.
Bu zor süreçte aslında sadece biz değil bizimle birlikte ailelerimiz,arkadaşlarımız ve yakın dostlarımız da şok yaşadılar. Hatta bu küçük kasabada sadece bir süre bir arada olduğumuz insanlar bile arayıp sordular. İnsan böyle zamanlarda daha da mı duygusal oluyor acaba? Herkes destek olmaya,moral vermeye,yardımcı olmaya çalıştı. Blogdan,facebook veya instagramdan tanıdığım ama hiç yüzyüze gelmediğim ve şahsen tanışmadığım insanların bile desteklerini,geçmiş olsun dileklerini unutamam.
Geride kalan zor dönemimde iyi dilekleriniz ve dualarınızla beni yalnız bırakmadınız. Hayatımın en zor sınavında artık daha iyi olduğumu paylaşmak istedim. En başta ailelerimiz,dostlarımız,sevdiklerimiz,Anadolu Sağlık Merkezi John Hopkins Hastanesi doktorları Ahmet Hilmi Kaya,Arif Topal ve tüm beyin cerrahisi ekibine ve hastane personeline tekrar ve tekrar çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.






25 Ekim 2013 Cuma

Son Veda...


Dünyanın her yerinde ardı ardına yeni mutfak trendler ortaya çıkıyor. Sushi trendi ,füzyon mutfağı,sokak yemekleri,fast food fırtınası ve onun tam tersi slow food. Çoğumuz belki de farkına varmadan etkilendik bu akımlardan. Zaman zaman çekimser kaldık,eleştirdik,merak ettik,denedik,yorumladık,bazen sevdik. Bu akımlara tam olarak kapılmasam da yeni şeyler denemek ve lezzetli yemekler yapmayı da ,yemeyi de severim. Bazen farklı yörelerden yemekler yaptığımda ,gelen yorumlar arasında tam olarak nerelisin gibi sorular oluyordu. Ben yemeğin evrensel olduğuna inanlardanım. Müzik gibi,sanat gibi...  İtalya da yapılan pizzanın biz de ki lahmacunun bir çeşidi olduğunu,yada çok meşhur olan Çiğ böreğin Güney Amerika da yapılan Empanada ile benzerlikler gösterdiğini düşünürüm.İspanyolların genelde yazın yedikleri  soğuk çorbaları Gazpacho yu dün televizyonda Gaziantep yöresinden bir bayan; " Bu bizim yöresel sulu salatamız" diyerek tarif etti. 
Yemek aslında sadece karın doyurmak değil bir etkinlik bana göre. Bir arkadaş,eş veya aile ile birlikte yenen keyifli bir yemek insanın ruhuna hitap etmez mi?
Yemek yemekten bu kadar iştahla bahsettiğim için sakın beni 100 kilo falandır diye düşünmeyin. Boyuma göre normal hatta " Ne mutluyum " ki zayıf bile sayılabilirim. Eşimin kolesterolünün geçen Ocak ayında yüksek çıkması sebebi ile ailecek girdiğimiz beslenme düzeni sonucu yavaş ama düzenli bir şekilde 6 kilo verdim ve kendimi gerçek bir zafer kazanmış gibi hissediyorum. Kış girmeden bir kan testi yaptırıp sonuca bakarak bundan sonraki yolumuza bakacağız. Eğer kolesterol  kayda değer şekilde düşmediyse sanırım ilaç tedavisi bizi bekliyor. 
Asıl yazmak istediğim blogda sık sık bahsettiğim ve beni tanıyanların böyle uğraştığımı görünce "Sen Ha!" diyerek hayretler içinde dinledikleri bahçe ve toprakla maceralarımı anlatmak derdindeydim. Havaların soğuması ve yazın kurak geçmesi sebebi ile bahçemizdeki yeraltı kaynağının  erken kurumasından sonra ektiklerimizin birçoğu maalesef dalında kurudu. Ama tohumlarım ve fidelerim iyi cins çıktıkları için tüm yaz domates hariç diğerlerinden iyi mahsül topladım. Bu işe öyle merak sardım ki yurtdışında gittiğim şehirlerde de ( sadece Roma ve Paris) gördüğüm tohumculardan farklı tohumlar topladım. 
Ben tam bir şehir çocuğuyum aslında. Tabiatı neredeyse burada gördüm desem abartmış olmam. Küçüklüğümde sadece yol kenarında yada parklarda yada anneanneme giderken yol kenarında gördüğüm tarla ve bahçelerdi benim için doğa. Baharda kenarda açan papatyalar yada gelinciklerdi. Evde annem saksıda yetiştirmeye çalışırdı birkaç çiçeği. Yıllar sonra merak saldım ekmeye,biçmeye,yetiştirmeye. Küçük bir arsa satın alabildik ilk önce. Sonra ne ekilir,ne zaman ekilir,neler yapılmalı diye araştırmaya başladık etraftan. Ben sordukça tanıdık tanımadık herkes anlatmaya başladı. En büyük destekçimiz de babamdı bu zamanlarda. Sürekli "O öyle olmaz,bunu dikmelisin,dibini şöyle çapala,yabani otları ayıkla" diye yönlendirdi bizi. Annemin " Sen nasıl hatırlayacaksın,karışma çocuklara" diyerek yaptığı çıkışlara da biraz bozularak "Ben köy çocuğuyum. Babam ben küçükken....,yada halamın bahçesinde....,olmadı annem bizim tarlada..." diye başlayan hikayelerini anlatıp bahçe işinden anladığına annemi ikna etmeye çalışıyordu. Ankara ya her gidişimizde hal hatır faslından sonra mutlaka ilk sorduğu "bahçe ne durumda ? " dır. Her anlattığımızı dikkatle dinler. Yetiştirdiklerimizi dalında görmek henüz onlara nasip olmasa da çektiğim fotoğraflarla bir nebze olsun gözlerinde canlandırıyorlar sanırım. Fotoğraftakilerin dışında hem yerli hem de aldığım tohumlarla İtalyan kabakları yetiştirdim. Onların her boy atmalarında,açtıkları her çiçekte sevinç çığlıkları attım denebilir. Ama enginar yetiştirmeyi beceremedim. Hepsi öldü galiba. Belki sonra tekrar denerim.  
Alttaki kandil denen dolmalık biberleri hem ince kabuklu hem de çok lezzetli idiler. Yanında da Üç burun da denen köy biberleri. 




Sadece denemek için ektiğim taze fasulyeler tahminimden iyi ürün verdiler. 





Soğanla birlikte hafif zeytinyağında soteleyip, yumurta kırarak yemeği sevdiğimiz pazılar. 





Bahçenin etrafını saran ve böğürtlenler ve henüz birkaç avuç toplayabildiğimiz ama tadına doyum olmayan çilekler. 





Eşimin en sevdiklerindendir böğürtlen reçeli. Bahçeden topladıklarım az olunca pazardan biraz takviye yaparak miktarı arttırdım. Ben reçeli sulu yerine taneli severim. O nedenle su miktarını az tutuyorum. Hatta böğürtlen reçeline hiç su koymuyorum. Bir tencereye böğürtlenleri ( yaklaşık 500 gr kadardı.) üzerine 1,5 su bardağı toz şeker dökerek bir gece beklettim. Sabah sulanmıştı. Ve o su ile kaynatıp koyulaşınca, çeyrek limonun suyunu sıkıp sıcakken kavanozladım. Sabahları tuzsuz lorun üzerinde çok güzel oluyor. 





Maalesef bu yıl domatesten yana pek şansım yoktu ama Napoli den aldığım domates tohumları çok iyi ürün verdi. Fotoğraftan sanki normal büyüklükte görünseler de yetişince gördüm ki kiraz domatesti. 





Annemim yoğun ısrarları sonucu diktiğim ama onlar ürün verdikçe mutlu olduğum taze börülceler. 





Patlıcanlar ve Kırmızı biberler. 




Ve bahçenin en sevdiğim kısmı benim "Şifa köşesi " dediğim baharatların olduğu bölüm. Lavanta,adaçayı,biberiye,4 farklı çeşit kekik,mercan köşk ve saksı da fesleğenleri. Dallardan kesip kışın kullanmak üzere kuruttum. 





Ve tam bir reçel uzmanı olan kayınvalidemin "bunun reçeli çok güzel olur" diyerek tarifi ile birlikte verdiği 6 adet  Yamula patlıcanı. Başta ziyan edeceğimi düşünerek almak istemesem de onun ısrarları ile denemeye karar verdim. Ben kendime göre değiştirdim ve sonuç muhteşemdi. Asla patlıcan reçeli olduğuna inanmayacağınız ve yediğinizde ağızda kestane şekeri tadı bırakan bir lezzet. 




Patlıcanların tüm kabuklarını soydum ve işaret parmağı genişliğinde şerit şerit doğradım. Sonra bunları bir kapta ve suyun üzerine çıkmaması için ağırlık koyarak 1 saat suda beklettim. Daha sonra 250 gr şeker ile 300 gr kadar suyu ,içine bir kök zencefil ve birkaç tane karanfil atarak kaynattım. Patlıcanları süzüp, elinize iyice suyunu sıkıp,şerbete atmadan önce baharatları bir süzgeçle çıkartıp patlıcanı şerbete ekledim. Arada kontrol ederek patlıcanlar yumuşayana kadar hafif ateşte kaynattım. Oldukça koyu ve baharatlar ile ağızda hoş bir aroma bırakan bir reçel oldu. Henüz sıcakken de kavanozladım.








İşte benim uzun bir süredir vaktimin çoğunu alan ama büyük keyif aldığım hobim. Daha dalından toplarken ne yapsam acaba diyerek ilham aldığım,üzüldüğüm yada sinirlendiğimde beni sakinleştiren,içindeyken başka neler yapacağım konusunda düşüncelere daldığım en büyük uğraşım. 



7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bayram Dediğin







..................
......................
...........................
Bayram nedir ki dedim kendi kendime
Bayram bir ömürdür ben gibi bir deliye. 

Can YÜCEL

Gönlümüzden geçenlerin gerçek olduğu bir bayram diliyorum hepimize.  




22 Temmuz 2013 Pazartesi

Yine,yeniden


Uzuuun bir aradan sonra yeniden yazmaya başladım. Planlanmış ve de isteyerek verilen bir ara değildi. Şu oldu,bu oldu demeyeceğim. Aslında olmuş bitmiş bir şey de yok. Ama olur ya bir türlü eliniz varmaz, diliniz dönmez. Teknolojiyi ne kadar sevsem de bu sürede bilgisayara bile oturmak gelmedi içimden. Bu arada merak edip soranlara binlerce teşekkürler. 
Kışın, saati defalarca erteleyip yine de yataktan sürünerek kalkan ben, tatil başladı, artık rahat rahat uyu değil mi? Yok her zamankinden erken, gözler fal taşı gibi açık güneşe merhaba diyorum sanki. 
Okulu kapattım. Milletçe yoğun bir Haziran geçirdik. Vücut ve beyin tatil istiyor artık. Kumlara uzanmak, denize girmek,bilmediğim yollarda yürümek,dünyadan bihaber...Günler ilerledikçe fırında ağır ağır pişen bir tavuk gibi hissediyorum kendimi. Nemden uzaklaşmak ,buralardan gitmek istiyorum .Derken, hızlıca karar verip bir kaç günlük kaçamak yaptık. 
Gittim ama aklım bahçede. Sebzelerimde.  Ben yokken nasıl dayanacaklar o kadar gün, güneşin sıcağına. Gitmeden önceki akşam bol bol suladım hepsini. Sanki vedalaştım. Sıkı sıkı tembihliyorum. Sakın ölmeyin,topraktaki suyu dikkatli kullanın diye. Biz yokken bol yağmur yağsın diye dualar ederek bıraktım yani. 
Bu satırlardan sonra tatile ne kadar ihtiyacım olduğu daha iyi anlaşılmıştır sanırım. 
Dönüşte koşar adım sebzeleri ziyaret ve ölmedikleri için sevinçle yapılan birkaç dans figüründen sonra hayatımın en hızlı valizini ( çanta dersek daha uygun olur) hazırladım ve aynı gün dört gözle beklendiğimizi bildiğimiz Ankara ya bizimkileri görmeye gittik. 
Kaç yaşınızda olursanız olun anne baba evinde hep çocuksunuz. 
"Her yer açık, esiyor ,üşütürsün"
"Sırtına minder koy"
"Salatadan da ye biraz"
"İstediğin zaman yat ,sabah uykunu almadan kalkma"
"O yemek az değil mi?" "Bundan da al"
Anlayacağınız  Ye İç Yan Gel Yat modundayım. Mutluluk verici. Şımarıklığım tavan yapmış. "Onu yapalım mı? Şu da olsun mu?" diye taleplerim giderek artıyor. Kaşla göz arasında her şey hazır. Annem yapıyor ben fotoğraf çekiyorum.Bu sırada masadan bir ses ;
"Hadi öteki yemekler soğudu,herkes seni bekliyor. " Alışkın değiller tabii benim bu hallerime. Defalarca tabağı bir oradan bir buradan...
Böyle bir atmosferde benim kilolar aldı başını gitti tabii. 
"Amaaan Olsun" dedim kendi kendime.  
İki haftadan sonra evimize döndük. Bu sürede anılar ve tarifler biriktirdim.  Dinlendim,şarj oldum ve artık şu biriktirdiğim işleri ve blog ziyaretlerimi yapabilirim. 
Oradayken oldukça pratik bir pizza yaptı sevgili annem. Bir baktım malzemeleri üstüne dizmiş fırına vermek üzere. 
"Dur hangi ara yoğurdun hamuru?" demeye kalmadan annem; "Hamur değil o baban pide alıp geldi onunla yaptım "deyince  aklıma onca yoğurduğum,mayalansın diye beklediğim hamurlar geldi. Ohooooo dedim zaman kıymetli,pratik olmak lazım tabii. Hemen başladım anneme nasıl yaptığını anlattırıp,bir yandan da not etmeye. Kendim için değil inanın. Sadece şu bloğa bakıp hala aynı yazıyı görmekten bıkanlar için. 

PİDE PİZZA

Ramazan pidesinin üstünü bıçağınızla yatay şekilde kapak gibi çıkarıyorsunuz. Pidenin alt kısmı yaklaşık 1 parmak kalınlığında olmalı. Pizzanın tabanı olarak kullanacağımız kısımda burası. Pidenin üzerine sürmek için 1 yemek kaşığı kadar biber salçasını,kekiği,birkaç diş sarımsağı bir kapta karıştırıp zeytinyağını yavaş yavaş ekleyerek salçalı karışımı sürülecek kıvama gelene dek inceltin. Daha sonra bir fırça,kaşık veya elinizle salçalı sosu pidenin üzerine sürün. Bunun üstüne koyacağınız dilediğiniz pizza malzemesini bir kaba alın ve üzerine 1 yumurta kırarak karıştırın. Yumurta, malzemelerimizin dağılmadan pidemizin üzerinde kalmasını sağlayacak. İsterseniz önce malzemeleri pidenin üzerine dizip,çırpılmış yumurtayı sonradan üzerine gezdirebilirsiniz. Şimdi artık pizzayı fırına vermeye geldi. 180 dereceye ısıtılmış fırında malzemeleriniz hafifçe kızarana dek pişirin ve pizzanın üstüne kaşarı serpiştirip tekrar fırına vererek peynirler eriyene kadar fırında tutmanız yeterli. 

Afiyet olsun.







İnanın annem yaptı diye değil ben bunu yemelere doyamadım. "Ellerine sağlık kuzum" 
Bundan sonra pizza için hamur yoğurma işi bitmiştir benim için. 















28 Haziran 2013 Cuma

Biraz benden...


Bir haftadır sık sık bloğuma yazmayı tasarladıklarımı sözcüklere dökmek için gidip geliyorum. Ama yazamıyorum. Ne söyleyeceğimi bilemediğimden,şaşkınlıktan,anlam veremediklerim den. Aklımda bir sürü şey ve ben odaklanamıyorum. Sanırsın ki kafamın içerisinde bir oda insan hep bir ağızdan konuşuyorlar. Yazmak,anlatmak,anlamak,söylemek,sormak ,sormak ve sormak istiyorum. Neden? 
Çok mu acaba; ırkçı-ayırımcı olamadan bir ve beraber millet olmak,özgür olmak,birey olabilmek,insan olarak değerli olduğunu hissetmek ve bilmek,adaletin olduğunu bilmek ve inanmak,bilim ve sanata değer vermek,eşit olmayı istemek?, kılık kıyafetin ve yaşamınla yargılanmadan yaşamak,kendini güvende hissetmek, Eğitimin önemini fark etmek? Hayal değil bunlar. İnsana,hayata,geleceğe dair ve umut dolu kavramlar sadece. 
Şu bir aylık bir süreçte hissettiklerimiz çok ama çok güçlü duygulardı. Söylenmek istenen ama hep biriktirilen,ertelenen. Hani kendinizi tutarsınız tutarsınız da boğazınız düğümlenir ya. İşte öyle düğümlendi boğazımda sözcükler. 
Ama gurur duydum; o zeki,hakkına sahip çıkan,onurlu,becerikli,duygusal ve yardımsever bir nesil geldiğini görünce. Hangi ara yetiştiler bu çocuklar?
Farklılıklarımızla zenginleşen ve birlikte bir toplum olabilmenin tarih boyunca gururunu yaşamış insanlar olarak birbirimize daha çok hoşgörü göstermemiz ve dinleyip anlamamız gerektiğini hatırlattı onlar hepimize. 
Başımızı kuma gömmeden,antenlerimiz hep açık ,çevreye,insana,milli ve manevi değerlere  saygılı yaşamayı ,demokratik haklarının farkında olmayı ve teknolojiyi kullanmayı öğrettiler bize. 
Kimisi hayatta bazı şeyleri kolay ve hızlıca öğreniyor ama bazılarında da nedense fena halde zorlanıyor . Birçok şey çocuk oyuncağı . Ardından bir  özgüven, bir rahatlama, rehavet. Alışılıyor bu duruma . Sonra ani bir tökezleme. "Ne oldu? iyi gidiyordum" derken bir bakmışsınız bir arpa boyu yol bile gidememişsiniz. Hem herşeyi yapabilecek kadar güçlüsünüz hemde bir o kadar kırılgan. Lafa gelince söyleyecek birşeyleriniz hep var. Ama iş bunları hayata dökmeye gelince ... 
Mesnevi de anlatılan bir hikaye vardır. Körlerle dolu bir odaya bir fil getirilir. Körlerden her biri filin bir parçasına dokunur,kavradığı veya tahayyül edebildiği sınırlı parçaya göre bütünü tarif eder. Söylenen her şey hem doğrudur,hem yanlış. Hem ilgilidir hem eksik. Herkes sadece bir parçasını anlar resmin,tamamını kavramaktan aciz. 
Çabuk hüküm veriyoruz. Gördüğümüz yada duyduklarımız hakkında hemen bir fikir oluşturuveriyor ve yargılıyoruz. Öncesini sonrasını bilmeden,araştırmadan,soruşturmadan. Bizi ilgilendirip ilgilendirmediğini  düşünmeden. 
Bütünü anlamak tabii ki zor ama olgun ve dikkatli bir bakış açısı ile mümkün. Olan biten birçok şeyi anlamak ve kavramak için sabır,sükunet ve emek lazım. Herkes için! 




5 Haziran 2013 Çarşamba

Bugün...







"Hayat kıymetini fark bile etmediğin her nefesindir"

Eddi Anter


Miraç kandiliniz mübarek olsun. 



1 Haziran 2013 Cumartesi

Bir Süre...


Bu ülkede yaşayan insanlar olarak ne düşüneceğimize,ne isteyeceğimize,neyi kabul edip, neyi reddedeceğimize karar verme hakkının sadece ve sadece bize ait olduğunun unutulduğu bu günlerde yemek tarifi ,gezi postu veya hobi fikirleri yayınlamayı (kendi adıma) istemediğim için bir süre daha bloğumda olmayacağım. 

Hepimiz yada çoğunluğumuz gibi yaşananlardan oldukça mutsuz ama iyi şeyler olacağı konusunda da bir o kadar umutluyum. 

Daha fazla kimsenin canı yanmadan insan hakları ,ifade özgürlüğü ve demokratik haklar dikkate alınarak halkın ne anlatmak istediğinin dinlenmesi en büyük temennim. 

Özlediğimiz laik,demokratik, kişisel hak ve özgürlüklerin önemsendiği, huzur dolu bir yaşama kavuşmak dileği ile...



"Zor olduğu için cesaret edemediğimiz şeyler,aslında biz cesaret edemediğimiz için zordur"

(Che Guevara)




2 Nisan 2013 Salı

Kalabalık Sofralar


Ne çok severiz milletçe misafir ağırlamayı, yedirip, içirmeyi. Ne kadar kalabalık olursa soframız, o kadar bereketli olur bize göre yemekler. Gelenler mutlaka yemeğe kalacak hiç şansı yok. "Tanrı misafiri" deriz, habersizce çıkagelen misafirimize. O gün ne varsa bir tabakta onun için konur sofraya. Hele bayramlar da herkes maaile bir arada. Yenilir içilir. Hiç şikayet edilmez. Her sofra her yemek detaylıca hazırlanır,özenilir. Neyle ne çıkacak planlanır. 
Kalabalık bir sülale bizimkisi. Annemler yedi kardeş,babamlar beş. Bayramlarda hepimiz rahmetli dedemlerde. Teyzeler,dayılar,kuzenler,yeğenler. Evin altı üstüne gelirdi. Sürekli bir hareket ve gürültü.  Herkes başka başka yerlerde hayat kurmuş kendine. Bir tek bayramlar var biraraya gelebildiğimiz. Çocuğuz daha o zaman. Nasıl mutluyuz. İki katlı bir Rum eviydi anneannemlerin evi. Aynı sokakta da dayım ve teyzemin evleri vardı. Biz kuzenler o evde bir aşağıya bir yukarıya koşturuyoruz. Bir bakmışız sokakta oynuyor ,bir bakmışız dayımların bahçesinde çiçek kokluyor yada teyzemlerde tavuk kovalıyoruz. Biz neşe ile koşuştururken bir kere olsun yemek ile ilgili sıkıntı yaptıklarını hissetmedim kimsenin. Halbuki ev gerçekten çok kalabalık. Fırınlar yanıyor,çorbalar,etler,pilavlar pişiyor. Kimse de yorgunluk,bıkkınlık namına eser yok. Herkes mutlu. O zamanlar yediğim yemeklerin tadı da şimdi hiçbir şeyde yok. O zamanki imkanlarla pişirilen lezzetleri şimdi ki son teknoloji aletlerin yardımı ve malzeme çeşitliliği ile yakalayamıyorum. 
Hergün kendine yemek yapmak başka şey,bir misafirin geleceği zaman yapmak başka. Daha bir hevesle ve özenerek yapıyorum o zaman. Mutfakta geçirdiğim saatler benim için çok keyiflidir. Bir de o hazırladıklarımı misafirlerime sunmak...Beğenilirse işte o zaman tüm yorgunluğa değer.  Ama eğer gelecek olan misafir oldukça seçici ve hiçbirşeyi kolay kolay beğenmeyen biri ise. İşte o zaman benim için yelkenler suya iner. Hiçbir yaptığım olmaz sanki. Herşey ters gider.
Laf aramızda zaman zaman çok zor bir misafir ağırlarım ben. Onu yemez,bunu yemez,herşeye burun kıvırır. Bunun tuzu biraz az mı olmuş?,şunu ilk kez mi yapmışım?,o biraz daha az pişseymiş. Masada ki herkes mutludur ama o değil. Herkes eline sağlık der,bir tabak daha ister ama o hiçbirşey söylemez. İşte o zaman tüm yorgunluğum kat be kat artar. Her seferinde de yok derim ben 100 kişiye yemek yapayım daha iyi. Bu strese can dayanmaz. 

Bu kek benim en son favorilerimden. İçindekileri kimse anlayamıyor. İçi hafif nemli ve çok hafif. Hani şu bir iki post önce verdiğim İncirli Kek tarifi vardı ya. İçi incir pelteli,nefis bir kek. Hah işte o . İşte bu kek var ya o keki döver. 

KAYISILI VE LOR PEYNİRLİ KEK

MALZEMELER

125 gr tereyağ ( 90 gr zeytinyağ kullandım)
1 su bardağı toz şeker( 1/2 su bardağı kullandım) Şekeri hafif ve yeterli geldi bize ama siz çok şekerli seviyorsanız orjinal tarifi kullanın. 
3 yumurta
3 su bardağı un 
1 paket kabartma tozu
1 paket vanilya ( ben bir çay kaşığı kadar vanilya özütü kullandım)
1 çay bardağı suda bekletilmiş 4 adet kayısı
1 su bardağı fındık( iri çekilmiş)
1 su bardağı tuzsuz lor veya labne ( ben lor kullandım)

Fırını 180 dereceye ısıtın. Şeker ve yumurtayı köpük köpük olana dek çırpın. İçine yağı ekleyin ve tekrar çırpın. Un,kabartma tozu ve vanilyayı ekleyin. Kayısıları sudan alın ve küçük küçük doğrayın. Kayısıları içinde beklettiğiniz suyu da karışıma ekleyin. Fındığın yarısını ve lor peynirini karışıma ekleyin ve tahta kaşıkla karıştırın. Hamuru kek kalıbına döküp kalan fındığı üzerine serpin. 40 dakika pişirin. 













Tarifin orjinali: Net 425 gr






26 Mart 2013 Salı

Karmakarışık



Dün akşam işten gelince bir ara bloğuma göz gezdirdim de bir yıldır neredeyse hep yemek tarifi vermişim. Şu şunla güzel olur,bu akşam için uygundur,yada içine filancayı koyarsanız daha lezzetli olur gibi. Aslında ben bunları yazarken dünyada gerçekten açlık çekenler var. Çocukken bize "tabağındakini bitirmelisin. Bunu bulamayan insanlar var" denirdi. Sanki biz tabağımızdakini bitirince onlarında karnı doyacakmış gibi. Büyüdüm ve artık yiyebileceğim kadar yemek alıyorum tabağıma. Geride hiç yemek bırakmamak için. Yemeği çöpe atmamaya çalışırız biz. Ekmek fazla alınmışsa buzluğa konur,pazardan yiyebileceğimiz kadar malzeme alırız. Markete liste ile çıkarız. Bunların dışında kaçamaklarımız olmaz mı ? Olur tabii ki. Ama istisna olması için çabalarız.  Evde hiçbirşey kalmamış dediğimiz zamanlarda aslında dişimize göre birşey bulamamışızdır. Bazen uzun uzadıya yemek hazırlamaya üşenip bir parça ekmek arası peynir hazırladığımız da olmuştur. Çok acıktım dememiz aslında kendimize göre yiyecek birşeyler bulduğumuz zamana kadar geçen sürededir bizim. Nereden mi geldim bu konuya? Haftasonu  bir dergide okuduğum haberde köşe yazarı, doktorların Afrika da açlık çeken çocuklar için çok ucuza enerji topları yaptığından bahsetmiş. Bir parça yer fıstığı ezmesi ve süt tozu. Pinpon topu büyüklüğünde bir hamur. Açlık çeken çocuklara ve ailelerine sunulan çözüm. Dünyanın bir kısmında bolluk,bereket ve refah içinde yaşanırken başka bir köşesinde insanlar bir avuç pirinç için belki de saatlerce  kuyruklarda bekliyorlar.
Tüm bunlardan  sonra bir tarif vermek doğru olur mu bilmiyorum ama ne pişirirseniz pişirin,onu özenle ve sevgi ile ailenizle ,sevdiklerinizle paylaşıp ağız tadı ile yedikten sonra  aslında ne kadar şanslı olduğumuzu düşünmek lazım. Bir lokma ekmeğe yada una pırlantadan,elmastan daha fazla değer veren insanları düşündükçe...  
Yazmayı planladıklarım bunlar değildi aslında. Apartmanımıza giren hırsızdan ve defalarca kilitlenmiş o çelik kapıyı nasıl da gramofon gibi katladığından bahsedecektim size. Ve birden önceliklerinizin değişmesinden,kendinizi ,ailenizi güvene almak için yapabileceklerimizi sorgulamamızdan. Evden her çıktığınızda bir yabancının sizin evinize sizden izinsiz girip,eşyalarınıza dokunma,karıştırma düşüncesinin verdiği huzursuzluktan. Ama son anda vazgeçtim . Dün yayınlamak istediğim postu da ancak bugüne yayınlıyorum. 
Eeeeee. Hani vazgeçmiştim. Yine de yazmışım. Bu post karmakarışık olmuş bence. Bu sefer böyle olsun. İdare edin siz beni. 

ISPANAKLI YEŞİL MERCİMEK SALATASI

MALZEMELER

200 gr körpe ıspanak
1 bardak yeşil mercimek
8 adet kuru kayısı
1 adet tanelenmiş nar
200 gr taze lor peyniri(tuzsuz)
8 yemek kaşığı sızma zeytinyağ
4 yemek kaşığı sirke
1 yemek kaşığı nar ekşisi
tuz,karabiber

Mercimeği hafif diri kalacak şekilde bol suda haşlayın ve süzün. Yıkanmış ve kurulanmış ıspanakları bir kaba alın. Mercimeği üzerine ekleyin. Kuru kayısıları küçük doğrayıp salataya ilave edin. Nar tanelerini gelişi güzel serpiştirin. Lor peynirini elinizle ufalayıp salataya gezdirin. Zeytinyağ,sirke,nar ekşisi,tuz ve karabiberi küçük bir kavanozda bir araya getirip iyice çalkalayın ve servis etmeden önce salataya ilave edin ve dikkatlice karıştırın. 
Afiyet olsun. 




İçindeki kayısı,lor peyniri ve nar taneleri ağızda hoş bir lezzet bırakıyor. Ispanak yerine roka ve marulla da denenebilir. Mercimeği bir gün önceden haşlayıp salatalarınızın içine ilave ederek besin değerini arttırabilir ve farklı lezzetler elde edebilirsiniz.  






Tarif: %100 Salata



30 Ocak 2013 Çarşamba

Geldim Gidiyorum


Birkaç günlük bir Ankara kaçamağından sonra bu akşam eve döndüm. Hızlıca küçük bir valiz hazırladım ve dört günlük Roma tatili için hazırım. Bu kez daha tecrübeliyim. Dersimi aldım.  Fotoğraf makinemin yedek pili hazır . Bilgisayar şarj edildi. Yedekte rahat bir ayakkabım da var. Öncesinde iyi bir araştırma yapıp notlarımı aldım. Bir sürü liste de hazırladım. Ve" bekle beni Roma geliyorum". 
Bakalım bütün yollar gerçekten de Roma ya mı çıkıyormuş?




Görsel:Pinterest

31 Aralık 2012 Pazartesi

Nice Yıllara





Geçen yılda çektiğiniz sıkıntıları...
...yaptığınız hataları...
hayal kırıklıklarınızı...
...harcadığınız fırsatları unutun!
yeni yılda
daha az hata,
daha az sıkıntı,
sayısız fırsat,
sağlık ve
bol kahkaha...
 Gözyaşları mutluluktan,
her anımız sevdiklerimiz ile birlikte olsun. 
Mutlu Yıllar. 


Pinterest

25 Ekim 2012 Perşembe

Bugün Bayram


Böyle dediğimde hep rahmetli Barış Manço nun şarkısı gelir aklıma. İçimden bir iki mısra istemsizce mırıldanırım. 
Hepimize sevdiklerimiz ile birlikte geçireceğimiz öncelikle barış,huzur ve sağlık dolu bir bayram diliyorum. 
Herşey gönlünüzce olsun. 




Görsel:pastel-colored-macaroons

2 Ekim 2012 Salı

Yol Ayırımı



Son post dan beri akıp giden bu zamanda günlerim çocukların
gözyaşları,çığlıkları,eşyalar,dosyalar,evraklar,korkular,endişeler,kırgınlıklar,öfke patlamaları ile geçti. Yoruldum,çok yoruldum. Her yıla bu ağlamalarla başlamaktan,yaptığınız iş hakkında zerre kadar fikri olmayan insanların işinize karışmalarından,çocuklarını okulda unutan velilerden,her çocuğu para kaynağı olarak gören idarecilerden yoruldum. 13 yıldır yaptığım anaokulu öğretmenliğinden vazgeçerek OKULLAR AÇILDIKTAN SONRA YAPILAN TAYİNLER ile evimden 30 kilometre uzaktaki bir lisede branş öğretmeni olarak göreve başlıyorum. 
Ne hissediyorum?
Mutluyum,heyecanlıyım,korkuyorum ve son 1 yıldır çalıştığım okuldan ayrılacağım için sanki içim biraz buruk. Farkında olmadan nasılda alışmışım okuluma. OKULUMA. Bu kelimeyi telaffuz etmem bile aylar almıştı. Bir türlü ısınamamıştım. Planladığım hiçbirşeyi yapamamıştım. Hatta istediğim,düşündüğüm ne varsa tam tersi oluyordu. Sanki etrafta kameralar vardı ve biri çıkıp el sallayın diyecek gibiydi. O kadar gerçek dışı.  Ama şimdi... 
Ayrılırken üzülüyorum. 
Seçtiğim bu yeni yolun benim için hayırlı olmasını umuyor ve diliyorum. 
Bloğumda ki bu ilgisizliğin tüm suçlusu işte bu sürede yaşadıklarım. Bırakın bloğa tarif koymayı evde doğru düzgün yemek bile yiyemedik . Çünkü yemek yapacak bile gücüm yoktu. Anneciğim buna çok kızacaksın ama stresten bir kavanoz fıstık ezmesi ve bir büyük kavanoz Nutella yı kaşık kaşık yedim bitirdim. Son zamanlardaki kaşıntılarımın nedeni  bunlar olabilir mi acaba? 
Neyse anlatmak iyi geldi. Herşey iyi olacak hissediyorum. Ve en kısa zamanda iş hayatımı yoluna koyup, ders programımı aldığımda ( bu arada programın fazla yoğun olmamasını umut ediyorum) çok özlediğim hobilerime,kitaplarıma ve mutfağıma geri döneceğim. 

Bana şans dileyin lütfen. 






Görsel:forever-live-laught-love




16 Eylül 2012 Pazar

Yeni Bir Başlangıç


Yarın milyonlarca öğrenci ve eğitimci yeni bir yıla başlıyor. Dilerim hepimiz için iyi ve başarılı bir yıl olur. 
Herkese keyifli bir Pazartesi diliyorum. 


















Görsel:songs-of-the-sea

19 Ağustos 2012 Pazar

İyi Bayramlar Herkese






Herkese sevdikleri ile birlikte şeker tadında keyifli bir bayram diliyorum.




Görsel: Pinterest

31 Temmuz 2012 Salı

Tatil Molası

Bir süreliğine ben de yokum. Görmeyi çoooooook istediğim rüya şehir Paris e gidiyorum. En azından benim rüyam. Yapmak istediğim çok şey,görmek istediğim çok yer,tatmak istediğim çok lezzet ve sayılı günüm var. Road Runner misali oradan oraya koşacağım. En rahat ayakkabılarım ayağımda,fotoğraf makinem boynumda Paris kazan ben kepçe gezmeyi planlıyorum. Sağ salim varırsak tabii. Dönüşte görüşmek üzere.....



Görsel:spun sugar dreams
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...