18 Ağustos 2015 Salı

Amsterdam dan Sevgiler...


Bologna postundan 2 gün sonra çıktık Amsterdam seyahatine. Açıkçası 1. tercihim değildi ama artık nasıl bir sıcak bastıysa beni kuzey daha serin olur düşüncesiyle bir atak yaparak 1. sıraya oturuverdi Amsterdam. Elimden geldiği kadar ben yaşadığım tecrübeleri,öğrendiklerimi ve tavsiyelerimi paylaşacağım ama gerisi zaten herkesin kendi istekleri ile şekillenebilecek bir durum. 
 Amsterdam Schiphol havaalanına indikten sonra havaalanından kalkan metro veya trenlerle istediğiniz şehre gidebilirsiniz. Havaalanı oldukça büyük. Şehir haritasını tourism information bankosundan 2,5 euro ya alabilirsiniz. Ama bazı otellerin bu haritayı girişte müşterilerine verdiğini hatırlatmak isterim. 
Bu arada yardımı olur mu bilmem ama otelimiz şehir merkezine oldukça yakın ama fazla hareketten uzak ve güvenli bir bölgede olmak istediğimizden(nedenleri daha sonra açıklayacağım) aynı zamanda ulaşımın ve alışverişin sorun olmasını istemediğimizden oteller ve yerlerini iyice araştırdıktan sonra Hotel Residence Le Coin i tercih ettik. Çok büyük olmayan,kibar çalışanları ve temiz odaları ile biz memnun ayrıldık. 


Amsterdam da 3 tren istasyonu mevcut. Amsterdam Central merkez istasyonu, Amsterdam Zuid ve Amsterdam Rai. Buna dikkat etmelisiniz. Her hat her istasyonda durmuyor. Bunu bir şehirden dönerken bizi yarım ingilizcesi ile yanlış yönlendiren bir görevli sayesinde Amsterdamın alakasız bir istasyonundan geçen trene binip, oradan şehre gidemeyeceğimizi anlayınca Schiphol de inip, oradan geri döndük. 
Amsterdam merkez istasyonu oldukça büyük. Buradan hem otobüs,hem de trenlerle sadece Hollanda içine değil Belçika nın bazı şehirlerine Almanya ve Paris e de gidebilirsiniz. 
Bileti alırken mutlaka treninizin peronunu sorun. Ya da istasyon içindeki havaalanlarında olan uçakların Gate lerini gösteren boardların benzerleri var. Peronlardan arka arkaya bir sürü tren kalkıyor. Gelen trenin size ait olup olmadığını; elektronik panoyu takip ederek ,sıradaki trenin geçeceği durakları yazıyor oradan anlayabilirsiniz. Eğer sizin ineceğiniz durağa gidiyorsa o tren sizindir. sakın saat aramayın. Tren biletiniz gün içinde herhangi bir saat için tek kullanımlık. aman bunu kaçırdım eyvah demeyin çünkü sonra başka bir trene binebilirsiniz. 






Tren istasyonunda piyano dinletisi pek alışık olduğumuz bir durum değil maalesef. Ama keyifli olduğunu söyleyebilirim. 
Şehirde ve ülkede ulaşım için tren,metro,tramvay ama daha çok inanılmaz sayısı ile bisiklet kullanılıyor. Şehirde bisiklet trafiğine inanamayacaksınız. Trafik ışıklarına uymuyorlar,hızlı gidiyorlar ve çok fazlalar. Çok severim,çok güzel ama bizde ki İstanbul trafiği gibi orada bisiklet trafiği olmuş. O yüzden yolda yürürken bile bisikletleri kollayın. Bazen kaldırıma bile çıktıkları oluyor. 






Amsterdam Özgürlükler şehri olarak biliniyor. Kısaca anlatmaya çalışayım. Öğrendiğim kadarıyla şehirde hafif uyuşturucu denen esrar ve marihuana benzeri uyuşturucuları içmek serbest. Bu bazı kafelerde olabildiği gibi sokaklarda da farklı kokusundan etrafta içenler olduğunu anlıyorsunuz. 
Bir de Kırmızı Fener Mahallesi denen asıl adı Red Light District olan bir kısım var ki burası zamanında eğlence arayışında olan denizciler için kurulmuş ve yerleşmiş bir bölgeymiş. Biz oteli bulmaya çalışırken kalabalığı takip ederek sadece sokağın başına kadar girmemize rağmen kısa zamanda toparlayıp yan yollara geçerek yolumuza devam ettik. Bu bölge daha çok eğlenmek isteyen turist ve bölge halkı tarafından yada sadece meraktan gezip görenlerle bile doluyormuş. Bize söylenen ve size anlatabileceğim burada fotoğraf yada kameranın kesinlikle kullanılmaması gerektiği yoksa tatsız durumlar olabiliyormuş, güvenliğin sivil görevliler tarafından sağlandığı ve de eğer yanınıza uyuşturucu satmak yada dikkatinizi çekmek için yaklaşan biri olduğunda paniklemeden ilgilenmediğinizi söyleyip uzaklaşmanız. 
Böyle anlatınca kulağa çok kötü geliyor ve gözünüzde hoş olmayan bir şehir yaratıyor gibi olmayayım biz birkaç kez kaybolup yada bilmeden uyuşturucu içilen sokaklara girmemize rağmen hiç kimse bizi yada etraftakileri rahatsız etmedi. 
Şehir muhteşem tabii ki. Bir çok müze var. Kanallar içerisindeki şehir zaten çiçekleri ve suya yansıyan ışıklar ile günün her saati harika. Evler birbirinden ilginç. Sabah ve akşamları hava oldukça serin. Ama gün içinde bizim ki kadar olmasa da sıcak oluyor. Hatta biz günde yaklaşık 8-9 saat gezdiğimiz için fark etmeden bronzlaşmışız. 










Şehirde yaklaşık 1500 köprü varmış. Deniz seviyesinin altında olan şehri basan sel sularını tahliye etmek için ilk önce dört bir tarafına ana kanal açılmış. zamanla bunlar yetersiz kalınca birbirine yapılan bağlantılarla sayıları gitgide çoğalmış 100 km uzunluğa ulaşan kanalları ile inanılmaz bir görüntüye bürünmüş bu şehir. 




Dam Meydanı şehrin kalbinin attığı yerlerden birisi. Hemen meydana bakan binalardan birisi Madamme Tussauds müzesi. 




Amsterdam Kraliyet sarayı



Ulusal Anıt 2. dünya savaşında ölen askerler anısına dikilmiş. 


Bu arada Amsterdamlılar Ajax takımı ile gurur duyuyorlar. Şehirde takıma ait hediyelik eşyalardan bol miktarda bulabilirsiniz. Biz tesadüf eseri meydandan geçerken inanılmaz bir kalabalık ve güvenliği görünce önce ufak ufak uzaklaşalım dedik ama merak da işte kötü birşey şöyle bir ne oluyor acaba derken öğrendik ki o gün Ajax ın Rapid Wien takımı ile maçı varmış. O kadar çok polis vardı ki taraftarların etraflarını çevirip güvenlik çemberine almışlardı ve güvenlik koridoru ile ilerlediler. Etrafta da bizim gibi fotoğraf çekme derdinde olan meraklılar. 



Ayrıca Van Gogh Müzesi ve Anne Frank in evi ziyaret edebileceğiniz yerlerden bazıları. Yalnız Van Gogh ve Anne Frank in evine girerken inanılmaz bir sıra bekliyorsunuz. Biz o nedenle giremedik ama internetten bilet alırsanız sanırım daha çabuk içeriye girebiliyorsunuz. Yaklaşık 300 metrelik bir sıra vardı ve bunca kalabalığın bir kısmınında içeride olduğunu düşününce girmekten vazgeçtik ama kısaca hikayesi;Anne Frank babasının işleri kötüye gidince Hollanda ya yerleşen bir Yahudi ailesinin çocuğudur. Almanların Hollanda ya girmesiyle aile başka dostları ile birlikte babasının ofisinin arkasında gizli bir bölümde yaşamaya başlarlar. Onlara babasını sekreteri yardımcı olur. Yaklaşık olarak saklandıkları 2 yıl içinde Anne kendisine daha önceden hediye edilmiş olan günlüğe hissettiklerini ve yaşadıklarını yazmaya başlar. saklandıkları yer polisler tarafından basıldığında Anne Frank,ailesi ve dostları farklı kamplara gönderilirler. Babası dışında tüm aile ölür. Kamptan kurtulan baba yıllar sonra bulunan günlük kendisine verildikten sonra basılmasını sağlar. Yaklaşık 60 dile çevrilmiş ve en çok okunanlar listesinde bulunmuştur. Daha sonra da saklandığı yer ve bina Anne Frank vakfı tarafından müzeye çevrilir. 
Maalesef bize kısmet olmadı ama siz giderseniz benim içinde gezin olur mu?




Sokaklarını,caddelerini gezdikçe bir detay daha gözünüze çarpacak Evet çiçekler her yerde ama o değil. Birçok ev yamuk yumuk. Kimi sağa yatmış,kimi sola. Asıl ilginci bir evin yarısı resmen aşağı doğru kaymış. Evlerin arasındaki bu açılmaları panellerle kapatmaya çalışmışlar bazı yerlerde. 







Ve benim için en ilginci ta ta ta taaaaaam. Dünyanın en dar evi. Genişliği sadece 1 metre. Gerçekten 1 metre. İnanmadım gittim gördüm. Hatta önünden 10 kere geçmişimdir ama hep gözümden kaçmış. Sonunda buldum ve sizin için fotoğrafını çektim. Utanmasam içeri girip ya ayıp olmazsa bir bakıp çıksam diyecektim. 





Nedenini de sordum öğrendim. Zamanında halk kendi imkanları ile evlerini yapıyormuş ama yumuşak zemine yapılan bu evler bir süre sonra eğilmeye başlayınca devlet daha sağlam olması için ahşap kazıklar çakarak evleri kendi yapmaya başlamış ama paranın ev sahibi tarafından karşılanması şartıyla. Vergi de evin ön cephesinin genişliği kadar oluyormuş. O nedenleymiş bu yamulan evler ve daracık binalar. Ama takdir ettim amcamı az olsun ama evim olsun demiş. 1 metrede olsa yaptırmış. iyi de kardeşim nasıl oturur kalkarsın,iner çıkarsın o evde. Aklım almıyor. 
Eve gidince anneme anlattım evi pek inanmadı sanırım. Çıkardım fotoğrafını gösterdim. İşte dedim bak senin oda kapısının genişliği kadar. Adam olmaz dememiş. Hayretler içerisinde kaldı benim gibi. Durup durup o evin içinde kendimi düşündükçe afakanlar basıyor beni diyordu. 






Şehrin hemen hemen tüm geniş kanallarında bu büyük tekne evler var. Pariste de çok görmüştüm bunlardan ama burada sanırım daha fazla. Hepsi bakımlı ve yine çiçeklerle dolu.













Ve yine kilit yine kilit.




Ne yenir ne içilir derseniz sık sık fastfood ve "patat" dedikleri patates kızartması satan mekanlar var ama biz pek tercih etmedik. Onun yerine kırmızı et yiyebileceğiniz mekanlar ve uzakdoğu mutfağından yemekler sunan restoranları,tapas yapan yerlerin sayısı çok. Cafeler çok güzel. Ama yolunuz düşerse Ree 7 isimli cafe yi size önerebilirim. Yorulan ayaklarınızı dinlendirmek ve güzel bir  mola vermek için harika bir mekan. 


Hediyelik eşyaya gelince seçenek çok her yer peynir,ahşap ayakkabı yada bunların ev versiyonlu olan pufidik olanları,lale ve çiçek soğanları...Alışveriş merkezi aramayın. Yok. Ama merkezde bol miktarda mağaza ve dükkan var. Yalnız saat 16:00 dediniz mi kapanıyor. Ne ilginç gelmişti bana. Perşembeleri de saat 20:00 a kadar açıklar genelde. Ama kimi dükkanlar öğlen 12 de ancak açılıyor. Siz iyisimi girerken dükkanın kapısında açılış kapanış saatlerine bir bakın. Eğer yolunuz Volendam a düşecekse hediyelik için fazla acele etmeyin. Çünkü orada fiyatlar bir parça daha iyi. Su en pahallı şeylerden biri. Hemen hemen adım başı Albert Heijn diye bir market göreceksiniz. Bu sizin hayatınızı kurtaracak. Ama fiyatları her dükkanda aynı değil. Özellikle istasyon içindeki dükkandan alırsanız suya 4 katı fazla ödeyebilirsiniz. 
Ben size peynir almanızı kesinlikle öneririm. Neredeyse hemen hemen tavsiye edilen her dükkana girsem de açık ara favorim Amsterdam Cheesse Company oldu. Tüm peynircilerde rahatlıkla tadım yapabiliyorsunuz. beğenmezseniz almak zorunda da değilsiniz. 



Bu arada küçük bir parantez. Amsterdam da hemen hemen her yerde XXX işaretini göreceksiniz. Bariyerlerden,çöp arabalarına,flamalardan rögar kapaklarına kadar hatta altta mağazanın önünde asılı bayraktada aynı işaret var. Bazı Amsterdamlılar biz 3 kere öpüşürüz dese de asıl sebep tarihleri boyunca geçirdikleri 3 büyük felaketi simgeliyormuş. 
Veba,sel ve yangın. Ama şahit oldum gerçekten de selamlaşırken  yanaktan 3 defa öpüşüyorlar. 


Yok ben farklı bir şeyler arıyorum derseniz bir sokak arasında sevimli bir dükkan olan All The Luck İn The World ü size önerebilirim. Sahipleri de dükkan ve ismi gibi çok şeker. 






Lale soğanı ve sümbül yada diğer soğansı bitkilerden alacaksanız size heryerde var ama ben Tulip Museum yani Lale Müzesi harikadır. Sahibi de neredeyse tüm müşterileri ile birebir ilgilenip dikkat etmeleri gerekenleri ve ufak tefek bilgiler veriyor.  



Emaye severler için de harika dükkanlar var. 



Ve eğer bisikletinizi doğru şekilde zincirlemezseniz  sonunda bu şekilde bulabilirsiniz. 




Biz eşimle bu tatilde dur durak bilmeden birkaç şehir gezdik. Hepsi de birbirinden güzeldi. Sonraki durağımız Amersfoort. Çok seveceksiniz.  

30 Temmuz 2015 Perşembe

Bologna,Kalbimdeki Yerin Ayrı


Ve nihayet Bologna dayız. Burası İtalya nın kuzeyinde Kızıl Şehir de denilen bir yer. Bu lakabın hakkını verircesine kırmızı tuğladan yapılmış binaları ve meşhur Bolonez sosu ile ünlü. Aynı zamanda Kızıl lakabı ile paralel solcu bir şehirmiş. Beklentilerimin çok üstünde çıktı burası benim için. Avrupa nın en eski üniversitesine sahip bu şehirde Dante,Erasmus,Albrecht Dürer ve Kopernik mezunların arasındaymış. Eğitim seviyesi ve yaşam kalitesi yönünden oldukça iyiymiş. İnsanların çok şık ve kibar olduğu,temiz,düzgün orada olduğumuz sürece rahatsız edici hiçbir olay veya taşkınlıkla karşılaşmadığımız bir yer oldu. Fiyatlar diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça makul. Nitekim otellerde öyle. İtalya nın hemen hemen her yerine tren ile ulaşım var. Havaalanı şehre çok yakın. Güzel anılarla ayrıldığımız bir şehir oldu bizim için. Bakalım siz nasıl bulacaksınız kısaca gezelim o zaman bu şehri. 

Bologna nın ana caddesi Via Dell Indipendenza sizi doğruca şehrin kalbinin attığı iki meydana çıkartır. Gün boyu hareketli ve ünlü ünsüz bir sürü mağazalar ile dolu bir cadde.  


Bologna dünyanın en uzun Portico larına yani fotoğrafta görülen kemeraltı denen yapılara sahip. Toplam uzunluğu yanlış hatırlamıyorsam 3,5-4 km arası. Zamanında şehir kurulurken insanlar yağmurdan ve kardan,yazında güneşten etkilenmesinler diye her binanın altına yapılmış. Neredeyse sadece karşıdan karşıya geçmek için yola çıkıyorsunuz ve sonra tekrar Portico larının altında yolunuza devam ediyorsunuz. Güneş varmış,yağmur mu yağıyormuş amaaaan bana ne... Öyle uyduruk da değiller,oldukça estetik hatta işlemeli olanları var. Adamlar değer veriyor kardeşim,her insana,her yaşama. Off off yazarken efkar bastı yine. İşte bu değeri gördükten sonra kendini önemli zannediyor ve ülkeye iner inmez sağdan soldan sıkıştıran, korna çalan arabalarla,yaya geçidinde yol vermemek için hızlanan araçlarla gerçek dünyaya dönüyorsun. 
Neyse devam...



Şehrin en ünlü meydanı Piazza Maggiori. Meydan da görülen bu bina San Petronio klisesi. Giriş ücretsiz fakat biz tam da Paris deki Charlie Hepdo saldırısının ertesinde gittiğimiz için güvenlik her yerde çok sıkıydı. 
İçeride Dante nin cehennemi tasvir ettiği freskleri ile meşhur. Dışarıdan bakınca pek bir numarası yok gibi görünse de içi güzel. Yapımı neredeyse 300 yıl kadar sürmüş. 






Palazza D'Accursio 13. yy dan beri belediye sarayı olarak kullanılmaktaymış. Adamlar karafatma var,amaan bu eskimiş yenisini yapalım dememişler. Ana giriş kapısının hemen üzerinde Bologna lı Papa 13. Gregory nin heykeli var. İçerideki toplantı salonlarını özellikle Kırmızı salonu görebilirsiniz. Hatta şanslı gününüzdeyseniz toplantı sırasında hoparlörlerle dışarıya verilen seslerden tartışmaları duyabilirsiniz. 
Gün batarken burada olmak ayrı bir keyif. Güneşin bu tarihi yapılar arasında süzülmesini izlemek ve o kızıl renklerin değişikliklerini seyretmek müthiş. 





Ve Maggiore ile bitişik diğer bir meydan Neptuno çeşmesinin de içinde bulunduğu Piazza Neptuno. Fotoğrafa bakınca heykelin sağ tarafında bir kısmı restorasyonda olan Palazzo Re Enzo sarayı var. Sol tarafında ise gün boyu hareketli olan eskinin borsası şimdinin kütüphanesi olan Sala Borsa. 




Deniz ve suları kontrol ederek onları hareketsiz hale getirmek için sol kolunu ileriye doğru kaldırmış Neptün ün heykeli en tepede. Hemen altında dört tarafta birer tane olmak üzere ellerinde balık tutan çocuk heykelleri var. Heykelin en altında ise yine dört adet yarı kadın yarı balık heykeller bulunuyor. Bunlarda o dönem bilinen dört büyük nehir olan Ganj,Nil,Tuna ve Amazon u ifade etmekteymiş. 




Bologna nın tarihi güzelliklerinin yanında lezzetli yemeklerini de mutlaka tatmalısınız. Maggiore meydanından Mercato Di Mezzo günün her saati hareketli,kıpır kıpır bir sokak. El yapımı makarnalar,Adriyatik ten gelen tazecik balıklar,meyveler sebzeler,çeşit çeşit peynir ve şarküteri ürünleri beni baştan çıkardı. Size Simoni,Atti,Eataly ve özellikle Tamburini yi tavsiye ederim. Eataly nin bizim buradaki ile hiç alakası yok. Hatta diğerlerinin arasında onu pek kaile alan da yok. 












Hazır buraya gelmişken Tamburini de spagetti bolonez yiyin. Ya da tortellini veya motadella yiyebilirsiniz. Nefis nefis nefis. Burada sabah öğle akşam makarna yiyebilirim. Hatta İtalya nın gördüğüm hiçbir şehrinde bu kadar güzel makarna yemedim diyebilirim. 
Yalnız bu postu hazırlarken öğrendim ki Bolonez sosu geleneksel olarak yapan restoranlar içine az miktarda domuz eti koyuyorlarmış. Bunu bilmiyordum açıkçası aklıma bile gelmedi. Kırmızı etten yapılır diye düşünmüştüm. Hatta risotto da içindekileri sordum ama. Umarım benim yediğim yerler bu sosu geleneksel tarifle yapmıyordur. Siz yemeden önce sorun isterseniz. 



Bologna Üniversitesi 1088 de Batı da kurulan en eski üniversite. Duyunca kendi kendime tekrarladım 1088,1088. İnanılmaz geldi bana. 








İtalyan fizikçi Galvani nin heykeli meydanı süslüyor. 




Verdi meydanı üniversite bölgesi olduğu için sokak cafeleri ve öğrenciler ile oldukça hareketli. 




Yönümüzü dar sokaklara çevirip Via Santo Stefano ya doğru yol alıyoruz. Bu yol üzerinde pasta ve makarna yapmak için gerekli  malzemeleri satan dükkanların yanı sıra antikacılar ve tasarım ürünler satan mağazalarda var. Yıl da birkaç kez Piazza Santo Stefano meydanında çok eski bir gelenek olan antika pazarı kuruluyormuş. Görmeyi çok isterdim ama bize denk gelmedi.
Piazzalar yani meydanlar eskiden beri insanların bir araya gelip sosyalleşmesi için çok önemli olan ve şehir planlamalarında yer verilen detaylardan birisiymiş. İtalya da da bu tür meydanlardan bol bol var. Bizde ki adı Avm ler yani. 



Santo Stefano Bazilikası denen yer aslında bir kompleks yani halk arasında yedi kliseler denen yer. 5. ile 8. yy arasında inşa edilmiş ve sadece 4 tanesi bugün ayakta kalmış. 






Eğik kuleler bu meydana oldukça yakın ve şehrin simgelerinden biri. Gözünüz yerse 400 küsur basamakla tepesine çıkıp Bologna manzarasını seyredebilirsiniz. ve sonunda kulelerin hemen dibinde Gelateria Gianni de nefis dondurma yiyebilirsiniz. En güzeli hangisi mi İtalya dayız ve tabii ki rocotta lı olan. 

Bir de son olarak biz buradan Floransa ve Venedik yaptığımız için gidip görme gereği duymadık ama siz isterseniz Via Piella 18 numarada Venedik Pencere si olarak adlandırılan bir yer varmış,oradan bakınca kendinizi Venedik te sanıyormuşsunuz. ama bence oraya kadar gitmişken atlayın trene 1,5 saat sonra batmadan Venediğin kendisini görün derim ben. 

Burada yediğiniz makarna ne bizim bildiğimiz makarna ne de Tiramisu bizim bildiğimiz Tiramisu. Adamlar biliyor işi der ve konuyu kapatırım. Atladığım yada sormak istediğiniz varsa yardımcı olmaya çalışırım. 
En son Eataly de Parmesanın kilosunu 300 tl gibi hatırlıyorum ama buradan ben parmesanın kilosunu 18 euro dan aldığımı belirtmeden geçemeyeceğim. Paolo Atti&Figli adında ki 100 küsur yıldır açık olan bir dükkandan ev yapımı makarnalar alabilirsiniz. Yalnız gelince suda haşlamaya kalkmayın zira pek bir şeye benzemez. Öğrendiğime göre makarnayı et suyunda pişiriyorlarmış. Makarnaya bakışım değişti. 

Bu not kendime;Bir daha gezi notlarına bu kadar ara verme ,araya zaman girince öğrendiklerimi hatırlamak ve toparlamak zor oluyor. 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...